Ana Sayfa

Sizin İçin Sayfası

 

MUHTEREM


İmdat AVŞAR

Kayseri


           İki katlı, uzunca bir binaydı ortaokul. Ortada upuzun bir koridor, kapıları koridorun içine doğru açılan derslikler... Ön tarafında koca bir levha: “Kaman Ortaokulu”. Köylü, kasabalı, zengin, fakir… Hepimiz burada okurduk. Biz, köylerden gelen çocuklar, ev tutardık. Kendimiz pişirir, kendimiz yıkar, kendimiz okurduk. Köyden ilk ayrıldığımızda, bir gariplik çökerdi üstümüze. Bazı geceler ağlar, analarımızı beklerdik.   

            Haftada bir, çarşamba sabahları gelirdi analarımız. Koyunlarında bir haftalık hasret, dillerinde kurban, kada, ölüyüm… Hepsi birbirine benzer. Boncuklu yazma, allı fistan, pazen don, kolsuz yelek… Ayaklarında, garipliği, mahzunluğu bir mühür gibi tabanlarına vuran kara lastikler. Kara lastik! Kışın dondurur suya giderken. Yazın, yakar, kavurur arpa biçerken. Hepsinin yüzünde, aynı kalemden çıkmış bir yazgı. Yokluk, yoksulluk, sefalet… Alınlarında, yüzyıllardır biriken çizgi çizgi efkâr; kat kat hüzün. Yavrularına yiyecek taşıyan bir serçe gibi. Korkulu, tedirgin, ürkek hepsi de. Güneş doğmadan tozlu yollara düşüp traktörün vagonunda sarsılmış bedenleri ve uykulu, mahmur gözleriyle tan yeri ağarırken inerlerdi Hanın Önü’ne.

            Köyden satmak için getirdiklerini telaşla traktörlerden indirir, yan yana dizerlerdi. Bir batman süt, iki helke yoğurt, iki topak tereyağ, beş on yumurta… Bizim için getirdiklerini başka bir köşeye yığarlardı. İki çuval tezek, beş koşum bulgur, bir helke yoğurt, birkaç büküm yufka…

            Getirdiklerini birkaç seferde yoğurt pazarına taşırlardı. Ar sayıp sağa sola bakamazlar, başları önde giderlerdi çarşıda yürürken. Şaşırsalar yol sormaya cesaretleri yoktu. Vakti, saati güneşe bakarak hesap ederler; sattıklarının hesabını kitabını hiç bilmezlerdi. Alıcılar ne verirse…    

            Her çarşamba bir öncekinin tekrarıydı. Sabahleyin köyden gelen ne varsa birkaç saat içinde satılırdı. Ablalarımıza işlengi ipliği, patiska, kaneviçe; bize kalem, defter, kitap, ceket, gömlek, ayakkabı… Onlar pahalıydı. Yılda bir kez, sıra gelirse, harman zamanı…

İlçede, ortaokulda okuyan tüm köy çocukları, analarımızın geleceğini bilir, çarşamba sabahları erkenden Hanın Önü’ne dizilirdik.  Emişme vakti, anasını bulamayan kuzular gibi sağa sola koşturur; “Teyze, anam geldi mi? Bibi anamı gördün mü?” diye varırdık yanlarına. Kimi, koynuna soktuğu ve daha soğumadan yavrusuna yetiştirdiği “döndermeli” dürümü çıkarır, kimi köydeki kardeşlerimizin boğazından kestiği haşlanmış yumurtayı uzatırdı. “Yumurtlamıyorlar gıran giresiceler” diye tavuklara kızarak. Ağzımızdaki tad değişiverirdi birden. Bir ana sıcaklığı sarardı bizi. Üşütmezdi ayaz, çarşamba sabahları. Önce köyden gelen bir haftalık erzakı çekerdik kaldığımız köhne kerpiç evlere. Tezek, yufka, yoğurt, bulgur... Erzakı eve taşıdıktan sonra yoğurt pazarına gider analarımızın duluğuna dikilirdik. Babalarımıza isteklerimizi kolayca söyleyemez analarımızın dalına binerdik. Pazarın o kalabalık, uğultulu ortamında analarımıza anlatırdık dertlerimizi. Köyde çektikleri yetmezmiş gibi sırtlarına yeni şelekler yüklerdik. Bizdik ortaokulda okuyan ama mektebin tüm yükü, okuma yazması bile olmayan gariplerin sırtına binerdi. Her oğulun ayrı bir derdi, her ananın bin derdi…

            “Ana, beden eğitimi hocası eşortman istiyor. Derse almam yoksa diyor.”

            “Eşortman mı!”

            “He ana, beden dersinde giyeceğiz.”

            “Güzün pantul cekat aldık ya guzum.”

            “Eşortman ana, eşortman..”

            “Kaçaymış?

            “Beş…”

            “Alırık yavrum. Baban haftaya danayı satacak…”

            “Ana, benim matematik kitabım da yok. Ödevimi yapamadım, öğretmen…”

            “Bıldırkı kitabından çalış oğlum, idare et!”

            “Olur mu ana! Elişi dersine de mukavva ile uhu lazım.”

            “Hokavva ney, huhu ney gadasını aldığım?”

            “Biri karton, biri de yapıştırıcı ana.”

            “Alırık yavrum, haftaya iki tavuk getireyim de…”

           “Ana gız, müzik öğretmenimiz de flüt istiyor. Hepsinden önemlisi de flüt. Bir de beş çizgili müzik defteri... Yeni bir müzikçi geldi. Flüt getirmeyeni dövüyor…”

           “Ben hangi dertten ölüyüm oğlum, hokavva, eşortman, hülüt… Hocalarınız da insan halından bilseler ne var? Yoklu mu, yoksul mu diyen yok?...”

***

            O çarşamba, analarımızın zihninde bir flüt sorusu kaldı. “Hülüt ne ki gadasını aldığım?” Yoğurt paralarının bir kısmını gönülsüzce uzattılar elimize. Hepsi aynı şekilde yakındılar o hafta. “Biz uşağı okusun, adam olsun diye mektebe salıyoruz, hocalar düdük çaldırıyor anam.” Hepimiz analarımızın düdük dediği flütlerden aldık. Sarı, kırmızı, mavi, beyaz flütler… Öttürerek vardık ortaokulun bahçesine.

            Nusret Hoca gelmeden önce ortaokulda müzik öğretmeni yoktu. Müzik ve yabancı dil hocaları olmazdı zaten. Flütü biz de bilmezdik. Nusret hoca, daha ilk derste flütün ne olduğunu bağırarak öğretti bize. Biz de koşup analarımıza öğrettik.

            Çoğumuz sefil, perişan köy çocuklarıydık. Değiştirmeye gömleğimiz, kazağımız olmazdı. Bazen yollar kapanır gelemezdi analarımız. Haftalarca aynı gömlekle giderdik okula. Yakalarımız kirden ışılardı. Ağabeylerimizden, amca çocuklarından kalma ceketlerin kolu ellerimizi yutar; cepleri dizkapaklarımıza kadar inerdi. Pantolonların beli düşer, elimizin biri sürekli belimizde olurdu. Elimizin biriyle pantolonumuzun belini tuttuğumuzdan koşularda yenilirdik hep. Öğretmen birimizi tahtaya çıkarsa, resmimize bakar gülerdik. Hep bir şeylerimiz eksik olurdu. Yazılılarda çizgili kâğıt, başlık yazmak için kırmızı kalem, bekâr evinde yağ, teneke sobada tezek, çayımızda şeker… Nusret hocanın korkusundan müzik dersine noksansız girerdik sadece. Bir flüt, beş çizgili müzik defteri ve bir türlü ezberleyemediğimiz; ezgisi, sözleri bizden olmayan o tuhaf, soğuk, donuk şarkılar…

            İlçede oturan çocuklar bizden biraz farklıydı. Biz köy çocukları, sürünün içindeki yadırgı koyun gibi seçilirdik onlardan. Kilimcinin Murtaza, Nalbantların Bayram, Nurukâlerin Arif, Kötüköylü Ercan, Karakütüklü Şaban… Hangi rüzgâr savurmuştu, hangi tipi sürüp getirmişti bilinmez. Bir de Abdalların Muhterem vardı sınıfımızda. İçimizde en gariban oydu. Abdallar Mahallesinden gelirdi. Zurnacı Bağrıyanık’ın oğluydu. Meşhur bir zurnacıydı babası. İlçede herkes tanırdı. Muhterem’i de tanırlardı. Yaz tatillerinde babasının yanında köylere düğünlere gelirdi. Babası gibi o da zurna çalardı. Düğün çalan, meclislerde oturan bu iri yarı abdal oğlu, ilkokulu nerede okumuştu? Ortaokula nasıl, niye gelmişti?

            Muhterem, kara yağız, kavruk tenli, bize göre uzun, boylu poslu bir oğlandı. Yanakları tombul, gözleri üzüm karası… Zurna çalan parmakları etli, iriceydi. Aynı sırada otururduk. Ben onun ödevlerini yapardım, o da düğün çalıp geldiği haftalarda bana “kırık leblebi ve keçiboynuzu” alırdı. Bıyıklarımız daha terlememişti bizim. Ama Muhterem birkaç gün tıraş olmadığı zaman bıyıkları belirginleşir, pazartesi günleri İstiklal Marşının ardından hocaların hışmına uğrardı. Bıyıkları yüzünden bazı hocaların hiddetli tokatları çarpardı esmer yanaklarına. Sorguya çekerlerdi onu. Muhterem hep aynı cevapları verirdi. Kesin ve kısa.

            “Niye traş olmadın lan?”

            “Cilet yok hocam.”

            “Ceketin niye yırtık?”

            “Anam yok hocam.”

            “Düğünlerde içiyor muşsun?”

            “Tövbe, Vallaha yok hocam”
…

            Hiçbir mazereti kabul görmezdi Muhterem’in. “Pat, pat” iki tokat inerdi tombul yanaklarına. Hiç sarsılmazdı; umursamazdı. Elini siper etmezdi yüzüne. Suratını azdırır, hazır ol vaziyetinde bekler, tokadını yer, sakince sırasına geçerdi. Sadece jileti değil, defteri, kalemi, kitabı, eşofmanı, flütü de olmazdı. Dayak yer, aşağılanır, horlanır ama yılmazdı. İnatla okula gelirdi. Babasını tanıyan, onun bir abdal oğlu olduğunu bilen hocalar ses çıkarmazlardı. Hatta teşvik ederlerdi. Yazılılarda sağa sola bakarak yazmasına karışmazlardı pek. Sınıfı geçmesi için biraz da yüksek not verirlerdi. Ama ilçe dışından gelen, onu tanımayan hocalar, bir zulüm bulutu olur Muhterem’in üzerine yağardı.

         Yetişkin bir adamın hatları vardı yüzünde. Kaşlarını çatınca alnında derin çizgiler oluşurdu. Farklıydı. Duruşu, oturuşu, kalkışı diğer çocuklara benzemezdi. Teneffüslerde yalnız gezerdi. Bizden üst sınıfta bir kıza dalardı gözleri. Ayakları o kızın olduğu tarafa götürürdü Muhterem’i. O, bir şeyler anlatırken bir ihtiyar adam konuşurdu. Hocaların anlattığı hiçbir şey sarmazdı onu. Sınıfın duvarları kuşatamazdı Muhterem’i. Derslerle pek ilgilenmezdi. Çukur ayna, tümsek ayna… Frigyalılar, Urartular… Çember, daire, üçgen… Vız gelir tırıs giderdi zihninden.

           Müzik dersimize, Türkçe hocası gelirdi. O, dilinden bal damlayan adam. Yaşar Bey.   Derste her birimiz birer türkü söylerdik. Kırk dakika bir su gibi akar; neşe içinde biterdi. Ne solfej ne nota, ne de diyez, bemol… “Sol anahtarı”ndan hiç haberimiz yoktu. Bir türkü söyledik mi Yaşar hocaya, tüm kapılar kendiliğinden açılırdı. “Bir bölü birlik, bir bölü dörtlük,  sekizlik, onaltılık… Ne notalar, ne vuruşlar… Hiçbirini bilmezdik. Mutluyduk. Müzik deyince yanık bir türkü gelirdi aklımıza. Türküler gibiydi zaman. Neşeli, dertli…

           Nusret hoca gelmeden önce, müzik dersinde en başarılı öğrenci Muhterem’di. Bize, diğer derslerdeki başarılarımıza göre bir not veren Yaşar hoca, Muhterem’e cömert davranırdı. Muhterem o yanık sesiyle “aydooost!” diye bir bozlağa asılır; “on” alıp otururdu.

            Muhterem hariç herkesin sadece bir türküsü vardı. Kilimcinin Murtaza, “Kızım sana fistan aldım vardı mı da vardı mı?…” Nalbantların Bayram, “Bahçeye biber ektim de kız Meryem, Meyrem…” Nurukâlerin Arif, “Bağa gel bostana gel” diye başlarlardı. Çoğumuzun türkülerini yarıda keserdi Yaşar hoca. Muhterem, her hafta farklı bir türkü söylerdi. Onun türkülerini hiç kesmez, sonuna kadar dinlerdi. “Karadır bu bahtım kara, Ağ ellerin sala sala gelen yar…” bazen hüzünlenirdi Yaşar hoca.. Bir türkü söylerdi ki Muhterem. Yaralı, ölgün, içli bir türküydü. Bir ateş gibiydi ezgisi. Muhterem’in göğsünden kalkan yalım tüm sınıfı yakardı. Hepimiz sessizce dinlerdik.

 

            İp attım ucu kaldı
            Darakta kücü kaldı
            Ben sevdim eller aldı
            Yürekte acı kaldı

***

            Nusret hocanın daha ilk derste estirdiği korku rüzgârı, köylerdeki analarımızı bile savurmuştu. Gönülsüz de olsa birer flüt parasını çıkarıp vermişlerdi. İstanbulluydu Nusret hoca; havası, suyu, insanları, türküleri farklı şehirden. Kolayca telaffuz edemediğimiz “konservatuar” mezunuydu. Duyduğumuzda gözlerimimz iri iri açılmıştı. “Konservatuar!” Gözleri çil maviydi Nusret hocanın. Donuk, mat, soğuk. Hiddetlenince, gözlerinde korkunç; okunmaz ifadeler olurdu. Bakışlarımız sıraya çakılırdı. Gözlerine bakamazdık.

            Flütlerimizi alıp geldik. Hoca tebeşir tozuna batırdığı bir ip ile tahtaya beş çizgi çekip çizgilerin baş tarafına bir de anahtar koydu. Sınıf bir mapushane, o beş çizgi de demir parmaklıklara dönüştü birden. Ve o anahtar, “sol anahtarı!” Hiçbirimiz, hiçbir kapıyı aralayamadık onunla. Ritm, solfej, tam vuruş, yarım vuruş, ince re, kalın do, si bemol, fa diyez…  Anlamsız çığlıklar ve flüt. Bir helke yoğurt parasına aldığımız o kâbus, rüyalarımıza giren alet. Ezgilerimiz yarım kaldı. Türkülerimiz dilsiz…

            İngilizceden, matematikten korkmazdık. Müzik dersi olduğu günler ise bir tedirginlik çökerdi üstümüze. “Nusret hoca beni kaldırmasa” diye bildiğimiz tüm duaları okur; hatim indirirdik. Bir türkü söyleyip yedi, sekiz, on aldığımız günler… O günler ki, sisler, dumanlar içinde kaybolan uzak hatıralar gibiydi. El yetmez, göz görmez hatıralar…
           Nusret hoca flütü öttürüp sorardı:

           “Bu hangi ses?

            “Fa.”

            “Aç elini! ”

            “Pat, pat, pat, pat.”

            “Geç yerine, senin yerinde eşek olsa öğrenirdi.”

            “Do, re, fa” bir vuruşluk, dört vuruşluk” bir türlü tutturamazdık. Beyaz değnek elimize inip inip kalkardı. Elimizi yalayıp geçerdik sıramıza.

            Bir bahar günüydü. Çarşambaydı. Analarımıza uğrayıp gelmiştik. Matematik dersinden yeni çıkmış, fa, sol, la sol, mi mi, re mi… bir şeyler ezberlemeye çalışıyorduk. Muhterem oralı bile değildi. Bize bakıp gülüyordu.

            Nusret hoca derse girdiğinde, sınıfın içine ölü toprağı serpildi. Derin bir sessizlik çöktü. Gözlerimizi kaçırdık hep birlikte. Muhterem ile ben orta sıralarda kafamızı önümüze eğdik; bir çift keklik gibi pustuk. Hoca flütü ile bir parça çaldı. Sonra melodisiyle birlikte söyledi.

            “Oooooo, mavi bilye gibi dünyaaaaaaa!
             Tüm dünyanın çocuklarııııııı!
             Gelin oynayalıııııııııım.
             Mavi bilyelerleeeee;
             Dostluk kardeşlikleeeeeeeeeeeeee…”

            Bu sözler hepimize bir tuhaf gelmişti. Zihnimizde hiçbir acıya, ateşe, ağıda, türküye karşılık gelmiyordu. Gülmek istiyor, korkudan gülemiyorduk. Yaşar hoca olsa kahkahalar atacaktık. O da gülecekti bizimle. Nusret hoca şarkısını bitirdi ve o, anlamını bir türlü çözemediğimiz, belki de hiç çözemeyeceğimiz acayip seslerle bağırmaya başladı.

            “Siiiiiii, la sol fa mi re do re siiiiiiiiii….”

            Muhterem usulca fısıldadı:

            “Bu ne bağırıyor gurban olduğum? Göçün ardında kalmış deve köşeği gibi…”

            Dudaklarımızı ısırdık. Muhterem’in gözlerinin içi parlıyordu. Yanaklarımız gerilmişti. Korkmasak pıskıracak; kahkahayı basacaktık. Hoca fısıldadığımızı görmüştü. Muhterem kaşlarını çatıp ciddileşti, yüzündeki ifadeler değişti. Nusret hoca gözlerini ağarttı. Gözlerinde çil mavisi iki bilye dönmeye başladı. Bakışları ürkütücü, soğuktu. Sınıfa şöyle bir göz gezdirdi. Bize doğru ilerledi. Muhterem’in ensesinden tutup çıkardı sıradan. “Tahtaya” dedi.

            Muhterem ölüm fermanı okunan bir mahkûm gibiydi. Ceketinin altında gömleği yoktu. Kravatı boynuna bağlamıştı. Nusret hoca flütü bir eliyle sopa gibi tutup diğer eline vuruyordu. Muhterem’ e bakıp gürledi.

            “Nerde flütün!”

            “Flütüm yok hocam.”

            “O zaman söyle! Ooooooo mavi bilye gibi dünyaaaaaaaaa…”

            Muhterem bir bozlağa asılır gibi asıldı.

            “Ooooo…”

            “Sus! Sus! İğrenç! Bu köylü türküsü mü be! Kes! Al bakalım şu flütü. Çal! Siiiiiii, la sol fa mi re do re siiiiiiiiii….”

            Eline zurnayı alınca yanık yanık öttüren Muhterem’in, zurnanın deliklerinde ahenkle inip kalkan o iri parmakları, flütün üzerinde anlamsızca gezindi. Etli, tombul parmakları titriyordu. Avurtlarını şişirip bir iki daha denedi. Nusret hoca artık yerinde duramıyordu. Zurnayı, karadır bu bahtım kara, sözüm kar etmiyor yara, diye acı acı inleten, zurnaya “Eyvah, eyvah” dedirten Muhterem, bu küçük alete hiçbir şey söyletemiyordu.

            Muhterem “dürt, dürt” bir iki ses çıkardı ama Nusret hocanın istediği sesler değildi. Hiddetlendi:

          “Çal ulaaan. Siiiiiii, la sol fa mi re do re siiiiiiiiii….”

            “Düdüdüüt, düt, düdüdüt.”

            “Olmuyor, olmuyor! Eşek bile…”

            “Bunu çalamıyorum hocam.”

            “Çalacaksın, çal!”

            “Hocam zurna! Zurna olsa…”

            Muhterem sözünü tamamlayamadı. Nusret Hoca, zurna kelimesini duyunca gözlerindeki mavilikler kayboldu. Çıldırdı. Köpürdü.

             “Zurna mı? Zurna mı? Zurna!

          Elindeki flüt ile Muhterem’in kafası gözü neresi denk gelirse vurmaya başladı. Korkudan sıralarda eridik. Yapıştık sıralara. Kafamızı kaldırıp bakamıyorduk. Flüt, Muhterem’in başında ikiye ayrıldı. Flütün baş tarafı fırladı gitti. Yüzünde tokatlar patlıyordu. Muhterem bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. Yanağına patlayan tokatlardan yılmıyor, sadece tokat inerken gözlerini kısıyordu. Hepimizin yüzleri gerilmişti. Muhterem’e vurulan tokatlar bizim de yüzümüze iniyordu. Hoca iyice azıttı. Kızlardan biri feryadı basıp ağlamaya başladı. Nusret hoca birden kendine geldi. Durdu. Şaşkındı. Ne yaptığını bilmiyordu. Donuk mavi gözlerini sınıfa dikti. Burnundan soluyordu. Hiçbirimiz onun gözüne bakamıyorduk.

Muhterem, hocanın gözlerinin içine içine bakıyordu. Göz göze geldiler. Muhterem’in sesi boğuk, ağlamaklıydı. Ağlamadı. Boynundaki kravatı çıkardı. Usulca seslendi.

“Öfken geçti mi hocam,”dedi. Sıraya doğru yavaş yavaş geldi. Yanıma oturacak sandım. Sıranın kenarına doğru çekildim. Sıranın gözünde bir tane defteri vardı. Eğilip defterini aldı. Koltuğunun altına sıkıştırıp sınıfın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı yavaşça açtı ve çıktı…

            Ertesi gün, sonraki gün… Muhterem bir daha okula gelmedi. O, gömleği olmadığı için kravatı boynuna takan, düğün çalıp geldiğinde bize keçiboynuzu, kırık leblebi alan, üst sınıftaki çifte belikli kıza uzaktan bakan, karayağız yiğit oğlan yoktu… sınıf eksik, onun oturduğu sıra garipti.

            Birkaç hafta sonraydı. Çarşamba günüydü. Birkaç arkadaş yoğurt pazarında analarımızın yanına dikildik. Yoğurtlar satılacak, biz de harçlığımızı alıp okula gidecektik Kıştı. Soğuk, ayaz… Muhterem’i gördük. Sırtında bir çuvalla gidiyordu. Koşup çağırdım arkasından.

            “Muhterem, Muhterem!”

            Sırtındaki çuvalı indirmeden geriye döndü. Yüzüme baktı. Çuvalın sahibi de durdu. Cevabını bildiğim halde sordum.

            “Muhterem okula gelmiyorsun?”

            Bıyığının altından güldü. Bir cümle çıktı ağzından.

            “Sabahın ayazında yüzüne gezdireyim müzik hocanızın!”

            Umursamaz bir tavırla döndü ve yükünü taşıdığı adamın ardından iki büklüm yürüdü.

****

            Atatürk’ün ilçeye gelişinin yıldönümüydü. Her yıl temsili bir karşılama yapılırdı. Davullar gümbür gümbür dövülür, zurnalar yiğitçe öter, halk o günü yaşıyormuşçasına meydana dökülürdü.  Okul müdürü, ortalıkta telaşlı telaşlı koşturuyordu. Bize de kızdı.

            “Peynir kurdu gibi kaynaşmayın sessiz durun!” dedi. Sıkıntılıydı. Yanındakilere yakınıyordu:

            “Yalvar yakar getirdim Bağrıyank’ı. Küstüğüm dağın odunu yakmam dedi diretti. Gelmiyordu. Kaymakam Bey’e rezil olacaktık. Bağrıyanık’ başkası da istediğimiz gibi çalamaz ki kardeşim. Yıllardır o çalar törenlerde.  Ah, Nusret Hoca! Ne istedin garipten. Zavallı Bağrıyanık, nasıl da hevesli getirmişti oğlanı, okusun diye.  Elin İstanbullusu ne bilir Anadoluyu! Burayı Beyoğlu sanıyor… Bağrıyanık’ın yerinde ben olsam, gelmezdim vallahi… Garip bir abdal oğlu, ne bilsin notayı, flütü…” 

            Nusret Hoca’nın arkasında beşerli sıraya dizilmiştik. Birkaçımızın elinde kağıt bayraklar vardı. Nusret hoca ceketinin düğmelerini iliklemiş, esas duruşta, önümüzdeydi. Az ilerde Zurnacı Bağrıyanık ve Muhterem, törenin başlamasını bekliyorlardı. Muhterem ile ara sıra göz göze geliyorduk. Elini kolunu sallayıp gülüyordu. Ara sıra Nusret hocayı işaret ediyor ardından elindeki zurnayı gösteriyordu. Biraz sonra:

            “Vurun ustalar! Vurun!” diye bir ses duyuldu.

            Atlılar, tören alanına doğru alkışlar arasında ilerliyordu. Davulcular davula gaydasıyla vurmaya başladı. Bağrıyanık ve Muhterem avurtlarını doldurdular. Zurnaların dilinden bir yiğitleme dökülüyordu. Muhterem zurnasını Nusret hocaya karşı tutup var gücüyle üflüyordu. Muhterem’in tombul iri elleri zurnanın deliklerini bir kapatıp bir açıyordu. Zurnaların inleyen sesindeki karşılama havası, meydandakilerin gönlünü coşturuyordu. Zurnaların öyle bir ahenkli bir sesi vardı ki, Nusret hoca belki de ilk kez duyduğu bu sese kulak kabarttı. Hemen önünde, Bağrıyanık’ın yanında zurna çalan kara oğlanı iyice süzdü. Yanındaki hocalara hayretle soruyordu.

            “Bu çocuk, şu, şu zurna çalanı diyorum. Bizim öğrenci değil miydi?”

            “Bu çocuk…”

            “Bu…”

            “Muhterem kendini zurnanın sesine vermiş, gözlerini kapatmış, duluklarını şişirip şişirip boşaltıyordu. Nusret hoca hayretler içindeydi. Elini ağzına götürdü. Gözleri iri iri açıldı. Boş, anlamsız bakıyordu. 

            Muhterem, aşk ile çalıyordu karşılama havasını…

            

  Bu sayfa 29.04.2009 17:20:34 Tarihinde Güncelleştirilmiştir