Ana Sayfa

Atatürkçülük sayfası

H.Bektaş Veli Sayfası

 

HACI BEKTAŞ-I VELİ'NİN HAYATI

HACI BEKTAŞ-I VELİ'NİN ESERLERİ

HACI BEKTAŞ-I VELİ'NİN ÇAĞDAŞLARI:

HACI BEKTAŞ-I VELİ'NİN ÖZLÜ SÖZLERİ

 

Hacı Bektaş'ı Veli'nin Hayatı

(Hacı Bektaş-ı Veli'nin hayatı Yazar Ali AKTAŞ'ın araştırmasından alınmıştır)

13. Yüzyılın ilk yarısında gerek Moğol istilasının etkisiyle, gerekse başka nedenlerden dolayı Horasan’dan kalkıp Anadolu’ya gelen, Anadolu Aleviliğinin oluşumunda büyük çabalar harcayan, daha sonraki yıllarda “Horasan Erenleri” diye anılan Türkmen babaları arasında Hacı Bektaş Veli önemli bir yer tutar.

Hacı Bektaş Veli, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, Horasan’ın Merv, Herat, Belh ile birlikte dört önemli kentinden biri olan Nişabur’da doğmuştur. O dönemin sayılı kültür merkezlerinden biri olmasından başka, Nişabur ve çevresi, Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu sıralarda Türkmen nüfusunun yoğun olduğu bir bölgeydi ve orada bir Türkmen pirinin kurduğu Yesevilik tarikatı büyük bir yayılma ve gelişme göstermişti. İşte Hacı Bektaş Veli, bu kültürel ve dinsel ortamda yetişmiş, Arapça ve Farsça’yı kitap yazacak kadar iyi öğrenmiş, devrinde geçerli olan bütün bilgilerle donanmıştır.

Ahmed Yesevî-Hacı Bektaş Veli ilişkisine önemli bir yer ayıran Vilayetnâme Ahmed Yesevî’den övgü ve saygıyla bahsetmektedir. Ahmet Yesevî hakkında “Doksan dokuz bin Türkistan pirinin ulusu” ve “Pirlerin piri” sözleri yer almaktadır. Vilayetnamede “Ahmed Yesevî ‘Biz yokluk yurdunda eğlenmeyiz, ahirete gideriz. Var seni Rum’a saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rum Abdallarına seni baş yaptık’ dedi. Hacı Bektaş Veli, ertesi gün, gün doğarken Ahmed Yesevî’den izin alarak yola düştü” diyerek Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya Ahmed Yesevî’nin gönderdiği belirtilmektedir.

Hacı Bektaş Veli, Nişabur’dan ne zaman ayrıldığına yanıt verebilmek için onun doğum tarihini tam olarak bilmek gerekir.

Vilayetnâme, Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihini belirtmediği gibi, elimizde Haci Bektas Veli’nin doğum tarihini kesin olarak bildiren kaynak da bulunmamaktadr.

Vilayetnâme’nin ilk yaprağında Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihinin 606 (1209-10) olarak yazıldığı belirtilmektedir. Başta Alevi kaynakları olmak üzere bazı kaynaklar bu konuda 1241’den 1249’a kadar değişen rakamlar vermektedir. Onun 1281 yılında Anadolu’ya geldiğini, 1337 yılında vefat ettiğini (hakka yürüdüğü) yazarlarsa da bu bilgiler tarihi gerçeklere aykırı düşmektedir. Çünkü Hacı Bektaş Veli’nin on üçüncü yüzyılın ortalarında ölen Baba İlyas ile, 1260 yıllarında ölen Ahi Evren ve onu çağdaşı olan Kırşehir valisi Nureddin Caca ile Anadolu’da görüştüğü ve 1273 yılında ölen Mevlâna ile haberleştiği kesin olarak bilinmektedir.

Ayrıca Vilayetnâme’ye göre Hacı Bektaş 92 yıl ömür sürmüştür. Yine bu yazılı kaynaklara göre, Türkistan’da 40 yıl çile hayatı yaşayarak kamil insan mertebesine ulaşmıştır. Ölüm tarihi 1270-71 olarak kesinleşen Hacı Bektaş’ın 92 yıllık ömrü ile 40 yıllık çile hayatını birlikte değerlendirirsek onun 1178 yılı civarında doğup, 40 veya 42 yaşlarında Nişabur’dan ayrılmış olabileceğini söyleyebiliriz. Çünkü Nişabur, 24 Mart 1220 tarihinde Cebe ve Sübetay Noyan komutasındaki Moğol askerleri tarafından kuşatılmıştır. Kuşatma sırasında şehri canla başla savunan Nişaburluların attığı bir okun Cengiz Han’ın damadı Tagacar’ın canını alması üzerine gazaba gelen Moğollar, Tuli komutasındaki 30 bin kişilik ilâve bir güçle 25 Mart 1221 tarihinde şehre girmişlerdir. Şehri ele geçirdikten sonra aldıkları emir üzerine şehrin bütün yapılarını yıkarak orayı tarla haline getirmişlerdir. Moğollar sağ kalan Nişaburluları şehrin dışındaki boş alana çıkarmışlar, aralarından 400 sanatkârı seçip Türkistan’a gönderdikten sonra geri kalanları kılıçtan geçirmişlerdir.Kedi, köpek dahil şehirde hiçbir canlı bırakmamışlardır.

Hacı Bektaş Veli, Nişabur’dan ayrıldıktan sonra Hac yolunu tutmuş, Necef’e ve Kerbelâ’ya uğramış, Hac göre-vini yerine getirdikten sonra üç yıl Mekke’de kalmıştır. Anadolu’ya gelirken Halep’e uğrayarak orada bulunan kutsal yerleri ziyaret etmiştir. Oradan Elbistan’da bulunan Ashab-ı Kehf’e, sonra Kayseri’ye, Kayseri’den Ürgüp’e, Ürgüp’ten de bugün Hacıbektaş olarak bilinen Suluca Karahöyük’e gelip yerleşmiştir.

Menteş ismindeki kardeşiyle birlikte Sivas’a, sonra Baba İlyas’a yani Amasya’ya, Amasya’dan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye varmıştır. Hünkar’ın kardeşi Menteş, Kayseri’den Sivas’a gittiği sırada orada şehit olmuştur. Hacı Bektaş Veli de Kayseri’den Suluca Karahöyük’e gelmiştir.

Gerek Aşıkpaşa-zâde’nin verdiği bilgilere, gerekse Eflakî’nin Ariflerin Menkıbeleri adlı eserinde Hacı Bektaş Veli için söylediği, “Baba Resul’un has halifesiydi” sözüne dayanan bazı araştırmacılar, Hacı Bektaş Veli’nin, on üçüncü yüzyılın başlarında, bazılarına göre Baba İlyas, bazılarına göre de Baba İshak tarafından düzenlenen ve uzun süren Babai İsyanı na katılmıştır. Yani Hacı Bektaş Veli’nin Selçuklu yönetimi tarafından 1240 yılında Kırşehir civarında bastırılan ve elebaşları idam edilmiş olan Babaîler İsyanı nı aktif olarak katıldığını iddia etmişlerdir. Kendisi de Türkmen babası olan Hacı Bektaş Veli’nin Baba İlyas, Baba İshak ve diğer Türkmen babalarıyla iyi ilişkiler içinde olması doğaldır. Ancak onun Babaîler İsyanı na katılmış olması zayıf bir ihtimaldir. Çünkü O, söylendiği gibi isyana katılıp canını kurtarmış olsaydı, oradan kalkıp, Suluca Karahöyük gibi her türlü saldırıya açık bir yere gelip yerleşmez, orada serbest olarak faaliyetlerine devam edemezdi. Bunun dışında Hacı Bektaş Veli’nin yaşamını ayrıntılarına kadar anlatan Vilâyetnâme’nin bu konuya kesin olarak değinmesi gerekirdi.

Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığı dönemde Türkmen topluluklarında başlıca iki insan tipi hâkimdir: Gâzi ve Veli tipi. Bunlardan birinci gruba girenler ülkeler fethetmişler, ikinci gruptakiler ise, alınan ülkelere yerleşmeyi, yerleşik bir toplum meydana getirmeyi olanaklı kılmışlardır. İsminin sonundaki sıfattan da anlaşıldığı gibi Hacı Bektaş Veli, gazi değil veli tipine girmektedir.

Hacı Bektaş Veli, Suluca Karahöyük’e yerleştikten sonra orda bir tekke kurarak halkı eğitme ve aydınlatma faaliyetlerine devam etmiştir. Vilâyetnâme’ye göre ona bağlı 36 bin kişi vardı ve bunların 360’ı huzurunda hizmette bulunurdu. Hacı Bektaş Veli’nin halifeleri; onunla birlikte Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş olan Sarı Saltuk Dede Rumeli’nde, Abdal Musa Sultan Elmalı’da, Karaca Ahmed Sultan İstanbul’da ve Akhisar’da, Akça Koca Akyazı’da, Barak Baba Bigadiç’te, Hızır Samut Bozok’ta Yozgat’ta, Sultan Şüca Eskişehir’de, Hacım Sultan Uşak’ta, Taktuk Emre Sakarya bölgesinde, Geyikli Baba Bursa’da inançlarının, gelişip kök salması için çalışmışlardır.

Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihinde olduğu gibi ölüm tarihinde de görüş ayrılıkları vardır. Bektaşi kaynakları onun 1337-38 yılında öldüğünü söylerlerse de bu tarih, tarihî gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

Onun ölüm tarihi olarak en çok kabul gören tarih 1270-71 tarihidir. Bu konuda Abdülbâki Gölpınarlı şöyle söylüyor : “Ankara Kütüphanesine Hacıbektaş’tan gelen kitaplar arasında no.132 A.I’de kayıtlı, Kaygusuz Abdal’ın hurufa ait bir risalesi ile Abdal Musa’nın “Pend ve Nasihat-nâme” adını taşıyan kısacık bir risalesini ihtiva eden ve ilk risalesinin sonundaki kayda göre 1291 ramazanının on ikisinde (1875) Sivas’ta sureti çıkarılan mecmuanın baş tarafında “Hazine-i celile’den şeref vürud eden tomar-ı kebir’de muharrer olduğu üzere tarih-i vilâdet-i şerifleri H.606 (1209-10) olarak, müddet-i ömr-i şerifleri 63 olmağla H.606 (1270-71) senesi vefat-ı şerifleri muharrer olduğundan iş bu mahalle tahrir olundu” diyor.

Babalı ayaklanması denilen 1240 isyanından üç yıl sonra, Moğol ordusu doğudan Anadolu’ya girdi. Erzincan yakınlarındaki Kösedağı bölgesinde yapılan savaşı Selçuklular yitirdiler. Fakat, kısa bir süre sonra yenenlerle yenilenler anlaştılar, Anadolu’yu birlikte yönetmeye, birlikte yağmalamaya başladılar. Anadolu için tam bir kargaşa ve yıkım dönemi başlamıştı.

Hünkâr Hacı Bektaş’ın 13. Yüzyıl’da, işte böyle bir kargaşa ortamında yaşadığı kesindir.


Hacı Bektaş'ın ESERLERİ

 

Hacı Bektaş Veli Türk kozmogonisi ile İslam inaniş ve erkânını birleştirmeyi başaran bir din Türkçüsü olduğunun yanında  13.Yüzyılda yaşamış Türkmen inançlarının da temsilcilerinden biridir. Hacı Bektaş'ın, Bektaşiliğe esin kaynağı olan Makalat adlı kitabından başka Kitabü'l Fevaid, Fatiha Suresi Tefsiri, Şathiye, Makalat-i gaybibe ve Kelimat-ı Ayniye, Ussul Hakıka gibi yapıtları da vardır.

1-MAKALAT

Arapça yazılmıştır, Türkçe çevirileri vardır. Bu eser inançları dörde ayırarak inceler. Abidler, Zahidler, Ma'rifet ıssı olanlar, Muhıbbler.

 Bu eser; tevhidi ve insanın evrendeki değerini anlatır.  Eser dört kapı kırk makam hakkında bilgi verir (Şeriat-Tarikat-Marifet-Hakikat).

Birinci kapı ŞERİAT:

Bu kapının on makamı vardır. Bunlar: 1-İman getirmek, 2-İlim öğrenmek, 3-Namaz kılmak, oruç tutmak,zekat vermek, gücü yetene hacca gitmek, seferberlikte düşmana karşı gelmek ve cenabetten temizlenmek, 4-Helal kazanmak ve faizi haram bilmek, 5-Nikah kıymak, 6-Hayz ve loğusalıkta cinsi münasebeti harâm bilmek, 7-Ehl-i sünnet ve'l-cemaât ehlinden olmak, 8-Şefkatli olmak, 9-Temiz yemek ve temiz giyinmek, 10-İyiliği emredip yaramaz işlerden sakınmaktır.

İkinci kapı TARİKAT:

Bu kapının on makamı vardır. Bunlar: 1-Pirden el alıp tövbe etmek, 2-Mürid olmak (Mürid üç türlüdür:mutlak mürid, mecâzi mürid, mürted mürid), 3-Saç kesmek (traş olmak) ve elbise değiştirmek, 4-Nefis savaşında olgunlaşmak, pişmek, 5-Hizmet etmek, 6-Havf (Korku), 7-Ümit etmek, 8-Hırka,zinbil,makas,seccâde,subha, iğne ve asa. 9-makam sahibi, cemaat sahibi, nasihat sahibi ve muhabbet sahibi olmak, 10-Aşk, şevk,sefâ ve fakirliktir.

Üçüncü kapı MARİFET:

Bu kapının on makamı vardır. Bunlar: 1-Edep, 2-Korku, 3-Perhizkârlık, 4-Sabır ve kanaat, 5-Utanmak, 6-Cömertlik, 7-İlim, 8-Miskinlik, 9-Marifet, 10-Kendini bilmektir.

Dördüncü kapı HAKİKAT:

Bu kapının da on makamı vardır. Bunlar: 1-Toprak olmak, 2-Yetmiş iki milleti ayıplamamak, 3-Elinden geleni esirgememek, 4-Dünyada yaratılmış bütün nesnelerin kendisinden emin olması, 5-Mülk sahibine yüzünü sürüp yüz suyunu bulmak, 6-Sohbette hakikat sırlarını söylemek, 7-Seyr-i sülûk, 8-Sır, 9-Münacaat, 10-Çalap Tanrı'ya ulaşmaktır.

2-ŞATHİYYE

İki sayfadan ibarettir. Öz Türkçe yazılmıştır. Bu nedenle çağının dil özelliklerini göstermesi bakımından önemlidir.

3-KİTAB-ÜL FEVAİD

Hacı Bektaş Veli ile Ahmed Yesevi'nin konuşmalarından oluşmuştur. Tasavvufi sözlerden oluşmuştur.

   KİTAB-ÜL FEVAİD'DEN:

Eğer ilerlemek istiyorsan herkesin önüne atılma!

Merhem ve mum gibi ol, diken olma

Hiç kimseden sana fenalık gelmesin istersen

Fena sözlü, fena düşünceli ve fena huylu olma.

***

Ey ki sen daima tevbecisin

Ne vakit bu tevbeden

Tevbe edeceksin onu söyle?

***

İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir. Ve kemâli, işlerinin doğruluğundadır. Yani insanın ziyneti ve güzelliği, sözlerinin iyiliğindedir. Kemali de işinin dürüstlüğündedir.

***

Dört şey büyüklüğe delildir:

İlmi aziz tutmak, haramdan sakınmak, devlet büyüklerine saygı göstermek, hak yolunda gidenlerle durup oturmak.

***

Dört şey her şeyin en yazığıdır:

Güneşe karşı yanan ışık; görmeyen göze karşı güzel yüz; çorak toprağa karşı güzel yağmur; Karnı toka karşı hoş bir yemek; Ve ahmaka karşı hak söz.

***

Hakka ki bizim sema'mız oyuncak değildir

İlahi bir sırdır mecâzi değildir

O kimse ki semâ'ı bir oyun sanar

O cifedir (Pisliktir) namazı kılınır şey hiç değildir.

4-MAKALAT-I GAYBİYYE VE KELİMAT-I AYNİYYE

Bu eserin içeriği bilinmemektedir.

5-HURDE- NAME:

 Bu eserin içeriği bilinmemektedir.

6-FATİHA TEFSİRİ:

 Rüştü ŞARDAĞ tarafından 1988 yılında Türkçe olarak yayınlanmıştır.

7-ÜSS-ÜL-HAKİKA:

 Mevlana'dan bahsedilir Bu eserde Hacı Bektaş "Erenlerde , Pirlerde ayrılık olur mu hiç? Güneşten kopan nûr saçar. Büyük te bir küçükte.. Hepsi güneşten kopmuş, hepsi de birleşince ayni nur olmuş. İşte Vahdt'e eriş.Erenlerde büyüklük küçüklük olmazmış. Çünki Allah'a çıkar. Çünki her evliyanın kalbinde Allah yatar." demektedir.

8-ŞERH-İ BESMELE:

Rüştü ŞARDAĞ tarafından 1985 yılında yayınlanmıştır.

Şerh-i Besmele'den :

Harun Reşit zamanında bir çöl arabı vardı. Asla hıyar yetiştiğini görmüş değildi. Bir yerde bir kaç tane hıyar tohumu buldu, Onu bir aralığa koydu (dikti). Kuyu suyu ile besledi. Bir kaç acı hıyar oldu. Derdini akıllılara anlattı, danıştı. Dediler ki:

« — Bu, görülmedik bir yemiştir. Bunu Halîfeye ilet. Değerini (karşılığını) o sana verir.»

Zavallı yoksul Arap, zamanı gelince acı hıyarları Halîfeye götürdü. Kapıdaki zinciri depretti. Çıktılar, ol Arabi Halîfenin yanına götürdüler. Arap, Halîfenin yüzünü görünce o buruşuk acı hıyarları onun dizi üzerine bıraktı. Halîfe hıyara baktı. Sonra da büyük öfkeyle Hasekilerine baktı. Hepsi, onun heybetinden öylece dura kaldılar, yerli yerlerinde.

Halîfe ol Araba der:

« — Aferin! Bize hoş, görülmemiş yemiş getirdin. Buna karşılık şükranımızı bir defada yerine getiremeyiz. Gerek ki bir kaç kez gelesin, alasın.»

Yüzbin akçe verdi, o dört acı hıyar için. (x) Arap gitti. Halîfe vezirlerine dedi:

«— Benim ne yapmak istediğimi anladınız değil mi?»

Onlar, «evet, sanıyoruz» dediler.Halîfe, «O zavallı Arap, dedi, kurak yerlerde ömrünü geçirmişti.  Hıyar nedir görmeden, tanımadan.  Onu görünce sandı ki kendi gibi bizim de görmüşlüğümüz yok. O aziz nesneyi bize lâyık gördü. Bu yüzden getirdi. Size öfke ve heybetle baktığımın nedeni oydu ki içinizden birisi onu utandırmaya. Biz kendi bilgimizi bırakıp onun bilgisiyle bir olduk. İnşâallah cömertler defterinde biz de yoksun kalmayız.» (O deftere biz de yazılalım).

«Çünki»si, «niçin»i bilinmeyen ve olmayan o yüce Padişah, o Rahman hazretinin katında da asilerin durumu, Arabın hikâyesine benzer. Ömürlerini her nasıl geçirmişlerse geçirmişler. Bir gün tevbe hıyarının tohumu ellerine girer, onu göz yaşiyle sıvatırlarsa; hiç utanmadan ol işe yaramaz tevbeleri önemli bir mal sanıp Yüce Hazrete götürsünler.»

Yüce Tanrı meleklere der ki: ,

«— O basit tesbih bahçelerinin, Allahı yüceltme ve (Subhân'-Allâh, Lâilâheillallah, Muhammedün Resûlullah) demenin Bizim yücelik ve görkemliliğimiz katında ne değeri var ki âsînin, bunca azgınlıkları arasında sunduğu acı hıyarın bir değeri olsun. Ama sakın ola ki onları utandırmayasınız. Allah'a bağlılık ve kulluğun değersizliğini bildirmeyesiniz. Çünkü benim adım Rahman'dır. O zavallı âsi, onu katımıza lâyık sanıp getirdi. Kendi bilgimizi bir yana koyup onun dileğiyle bir olurum. Rahmân'lığımla onu rahmet kadehi ile kandırırım ki herkes nasıl Rahman Tanrı olduğumuzu bilsin.»

Muhammed tarafında bulunan zalim bir topluluk, bütün ömrünü, yalan dolanla geçirdi. Ölüm geldi. Bunları sol halde buldu: Elleri boş, Hazretin katına vardılar.

Yüce Tanrı dedi ki: ;

«— Ey küstahlar! Nenize güvenip bu küstahlıkları yaptınız?»

Şöyle dediler:

«— Ey Allahımız! Ey efendimiz! Ey ulumuz! Kitabının adı bizi aldattı. Verdiğin kitabın başında Rahmetinin çokluğunu bildirdin. Biz dahi o bağışa, o lûtfa, o merhamete aldandık ve bu küstahlıkları yaptık.»

Yüce Tanrı şöyle dedi: •

«— Herkese bir nedenle rahmet kılarım. (Yani güzel kulluklarına karşılık merhamet ederim.) Size de sebepsiz rahmet kılayım ki Rahimliğimi bilesiniz.»

(x)Bu devrik cümleler, aslında böyle. Hacı Bektaş'ın söyleyişi aynen yazılmış üslûbuna bağlı kalınmıştır.

 

 

HACI BEKTAŞ-I VELİ'NİN IŞIK FELSEFESİ:

"Işık" sözcüğü tasavvufi bir terİm olarak ilk kez Hacı Bektaş-ı Veli tarafından "iç dünyası aydınlık veli" anlamına kullanılmıştır.  Bu konuda Kaygusuz Abdal "Gaybi" sohbetnamesinde şöyle demektedir: "Ve dahi ışık tabiren evvel Hacı Bektaş,ı Veli vaz'eylemiş. Hakikatten haberdar olmayanlar zulmetde ve özünden âgâh olanlar nûr-ı Hakk'la aydınlıkda ve ışıklık'da olmak sebebiyle.."diye bahsetmiştir.

 


Hacı Bektaş Veli’nin Çağdaşları :

 

(Hacı Bektaş-ı Veli'nin çağdaşları bölümü Yazar Ali AKTAŞ'ın araştırmasından alınmıştır)

 

Hacı Bektaş Veli’nin Suluca Karahöyük’te yaşadığı dönem, Anadolu’nun karışıklık ve sıkıntılarla dolu bir devri olmasına rağmen, aynı zamanda Baba İlyas, Mevlâna, Ahi Evren ve Yunus Emre gibi Türk düşünce hayatını zamanımıza kadar etkileyen büyük insanların yaşadığı bir dönemdir. Bu büyük insanların herbiri, bir başka yönden halkın maneviyatını yükseltmek, birlik, beraberlik duygularını ayakta tutmak için çabalar harcamışlardır.

Baba İlyas Amasya’da yönetime karşı eleştirileri ile Mevlâna, Konya’da saray ve yöneticilerle hoşgörü telkinleriyle; Hacı Bektaş, köylü ve göçebe halk arasına da girerek onların her türlü ihtiyaçlarıyla, dilleriyle, şiirleriyle, musikileriyle, ahlâkıyla ilgilenerek; Ahi Evren, esnaf ve sanatkârları bir birlik altında toplayarak sanat ve ticaret ahlâkını, üretici ve tüketici çıkarlarını güven altına almak suretiyle bu kötü politik ve ekonomik atmosfer içinde onlara yaşama ve direnme gücü vermişlerdir.

a) Hacı Bektaş Veli ve Baba İlyas :

Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’da görüştüğü önemli şahsiyetlerden biri, yukarıda da değindiğimiz Baba İlyas’tır. Baba İlyas, Hacı Bektaş gibi Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş, bir süre “Kayseri Kadılığı” yaptıktan sonra Amasya’ya yerleşerek orada Mes’udiye tekkesinin başına geçmiştir. Türk şiirinin öncülerinden sayılan Âşık Paşa’nın (1272-1333) dedesi, Aşıkpaşazâde’nin de dedesinin dedesi olan Baba İlyas, özünü Orta Asya’da yaşamış olan Türkmenlerin ilk din ve inançlarından alan, içinde çoğunlukla “Horasan Erenleri” diye adlandırılan şahsiyetler bulunan, Hayderîlik, Melâmilik, Kalenderîlik, Ahîlik, Hatta Mevlevîlik ve Bayramîlikte önemli izleri bulunan ve Hacı Bektaş Veli’yi de derinden etkilemiş olan Babaîliğin şeyhidir.

b) Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evren :

Hacı Bektaş Veli’nin Ahiler, onların şeyhi Ahi Evren ve başta vali Nureddin Caca olmak üzere Kırşehir’in ileri gelenleri ile sık sık görüşüp konuştuğunu hem Eflâkî hem de Vilayetnâme’de bulunan şu beyitler bize söylemektedir:

“Nakleder ol kân-ı eltaf-ı kerem

Hacı Bektaş-ı Veli-yi muhterem 

Kırşehrî’de Ahi Evren ile

Oturup sohbet ederlerdi bile 

Kırşehrî’de ne ki var hâs u âm

Kıldı istikbâl Hünkâr’ı tamam..” 

.Ahilerin pîri Ahi Evren hakkında bilgi veren hemen hemen tek kaynak Vilayetnâme’dir. O bu konuda şöyle diyor: “.. O zamanlar Kırşehrî’nin adı Gülşehrî (Kırşehir) idi. Camileri, mescitleri, medreseleri çoktu ve mamur bir yerdi. Şehirde müderrisler, bilginler ve olgun insanlar vardı. Bunların içinde Ahi Evren adlı bir er de vardı ki, Denizli’den Konya’ya, oradan Kayseri’ye gelmiş, Kayseri’den de kalkıp Gülşehrî’ne gelerek yerleşmişti. Fütüvvet ehlinin ulusuydu. Fakat onun aslını, soyunu, nereli olduğunu kimse bilmez. Çünkü gayb erenlerindendir. Onu Sdreddin-i Konevî âleme bildirdi. Bu erin birçok kerameti vardır ve onlar gün gibi meşhurdur.”

Silah taşımalarına izin verilmiş, bir şeyhin yönetimi altında bulunmuş, yolcu ve misafirlerin ağırlamasından, yolların güvenliğinin, huzur ve asayişin sağlanmasına kadar çeşitli görevler üstlenmiş olan esnaf ve sanatkârlardan oluşan Ahilerin şeyhi Ahi Evren bir sözünde “Şeyhi olduğum kimsenin Hacı Bektaş da şeyhidir” demiştir. Gerçekten de Hacı Bektaş Veli’nin ilk öğrencileri aynı zamanda birer ahi idiler. Bunlar, Batı Anadolu’ya göç ederek Osmanlı Devleti’nin kurulmasına yardımcı olmuşlar, fetihlere katılmışlar, Balkanlara geçerek Türk kültürünü oralara kadar götürmüşlerdir.

Ahilerin ayin ve erkânlarında görülen kemer takma, aynı tastan içme, özel elbiseler giyme, tarikata girişte dualar etme, her talebin iki yol arkadaşı, bir de yol atası tutmaya zorunlu olması, çeşitli derecelerden geçmek için birçok şartları yerine getirmesi, her derecenin ayrı ayrı sırlara sahip bulunması gibi konular Hacı Bektaş Veli’nin bu teşkilata yaptığı etkinlerin açık işaretleridir. Zaten Ahiler, XIV.yüzyıl sonlarında Bektaşî adını alıp, silsilelerini Hacı Bektaş Veli’ye dayandırmışlardır.

c) Hacı Bektaş Veli ve Mevlâna :

Hacı Bektaş Veli ile Mevlâna, her ikisi de Horasanlıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Hacı Bektaş Veli, Horasan’ın Nişabur, Mevlâna da Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Her ikisi de aynı kültür ortamında yetişmiş, Anadolu’ya aşağı yukarı aynı tarihlerde gelmiştir. Her ikisi de insanı kutsal bir yaratık kabul etmiş, şiirleri ve sözleriyle onu göklere çıkarmıştır. Örneğin Hacı Bektaş Veli :

“Hararet nardadır sacda değildir,

Keramet baştadır, tacda değildir,

Her ne arar isen kendinde ara

Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir” 

derken, Mevlâna da:

“Anhâ ki talebkâr-ı hodâ-id hodâ-id

Birun z şomâ nist şomâ-id şomâ-id 

Çizî ki nekerdid gom ez behr-i çe cuyid

Kes gayri şomâ nist kocâ-id kocâ-id 

Der hâne neşinid negerdid beher kuy

Zirâ ki şomâ hâne u hem hâne-i hodâ-id”

“Ey Tanrı’yı isteyen kimseler, o sizin dışınızda değildir, sizsiniz siz!

O halde kaybetmediğimiz şeyi ne diye arıyorsunuz? Çünkü sizden başkası yok, nerdesiniz, nerde?

Evinizde oturun, orda burda dolaşmayım. Çünkü siz evsiniz, hem de Tanrı’nın evi.” demiştir. Eserleri dikkatle incelenecek olursa, bu iki büyük insanın görüşlerinde ortak noktalar kolaylıkla ortaya çıkar. Elbette onların farklı yönleri de vardır. Bu konuda Abdülbakî Gölpınarlı şunları söylemektedir.

“Her iki er de Horasanlıdır. Gerçekten sonradan adlarına kurulan tarikatler de Horasanîlikten etkilenerek gelişmiştir. Ancak Mevlâna büyük bir bilgin, düşünür bir hakim, coşkun ve dahi bir şairdir. Onun halkçılığı, dinler üstü insanî düşüncesinden gelmektedir. Hacı Bektaş’sa bir düzyazı biçiminde ve bir de manzum çevirisi bulunan ve Arapça aslı ortada olmayan “Makalât”ına bakılırsa olgun bir şeyhtir. Hacı Bektaş’ı halkın benimsemesi ve sonradan Bektaşiliğin halk tarafından benimsenmesi daha çok basitliğindendir. Mevlâna Batınî inançları zahiri (görünen) törenlerle uzlaştıran bir karakter sahibidir. Hacı Bektaş’sa hem Makalât’tan hem de Mevlevî ve Bektaşî geleneklerindeki menkabelerden açıkça anlaşıldığı gibi tam bir batınîdir. Bu davranış biçimi farkı şüphe yok ki, aralarında bir ayrılık meydana getirecektir.”

Hacı Bektaş Velî ile Mevlâna görüşmüşler midir? Bunu kesinlikle bilmiyoruz. Fakat her ikisinin birbirinin varlığından haberdar olduğunu hem Hacı Bektaş Veli’nin hayatını anlatan Vilâyetnâme hem de Mevlâna’nın hayatını anlatan Ariflerin Menkıbeleri söylemektedir.

d) Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre :

Hacı Bektaş Veli ile Yunus Emre’nin karşılaşmalarını Vilâyetnâme şöyle anlatmaktadır: “O yöre köylerinden birinde Yunus isminde rençberlikle geçinir çok fakir bir adam vardı. Bir sene kıtlık oldu; Yunus’un fakirliği büsbütün arttı.Nihayet birçok keramet ve iyiliklerini duyduğu Hacı Bektaş Veli’ye gelip yardım istemek fikrine düştü. Sığırının üstüne bir miktar alıç koyup dergâha geldi. Pir’in ayağına yüz sürerek hediyesini verdi ve kendisine bir miktar buğday istedi. Hacı Bektaş Veli ona iyi davranarak birkaç gün dergâhta misafir etti. Yunus geri dönmek için acele ediyordu. Dervişler Pîr’e Yunus’un acelesini anlattılar. O da “Buğday mı ister, yoksa erenler himmeti mi”diye haber gönderdi. Gerçekleri göremeyen Yunus buğday istedi. Bunu duyan Hacı Bektaş tekrar haber gönderdi: “İsterse alıcın her danesine nefes edeyim” dedi. Yunus tekrar buğdayda israr edince artık emretti, buğdayı verdiler, Yunus da dergâhtan çekilip gitti. Lâkin biraz yürüdükten sonra işlediği hatanın büyüklüğünü anladı. Çok pişman oldu. Derhal geri dönerek kusurunu itiraf etti. O vakit Hacı Bektaş, onun kilidini Tapduk Emre’ye verdiğini, bu yüzden isterse ona gitmesini söyledi”.

Yukarıdaki parça bizi iki yönden aydınlatmaktadır: Birincisi, Hacı Bektaş tekkesinin ne gibi görevler yaptığını göstermektedir. Ta Eskişehir’in Sivrihisar kasabasında yaşayan çiftçi Yunus, kıtlık olup geçim sıkıntısına düşünce, çoluk çocuğunu doyurmak için bir yardımlaşma ve dayanışma kurumu gibi çalışan ve ünü ülkenin her yanına yayılmış olan Hacı Bektaş Veli’nin tekkesine gelmiştir. Gerçekten de bu tekke, bozulup dağılmaya yüz tuttuğu zamana kadar uzun yıllar, varlıklı kimselerin verdiği, ihtiyaç sahiplerinin aldığı, yolcuların yemek yediği, fakir fukaranın barındığı bir yer olmuştur.

İkincisi ise, Yunus’un Hacı Bektaş Veli’nin halifelerinden Taptuk Emre’nin dervişi olduğunu söylemektedir. Vilâyetnâme’nin verdiği bu bilgiye rağmen Yunus’un şiirlerinde Hacı Bektaş Veli’nin adı geçmez. Yalnız Yunus’a atfedilen,

Âl ‘Osman oğluna hüküm yürüten

Nazarilen dağı taşı eriten

Binüp cansız duvarları yürüten

Hacı Bektaş derler veli’yi gördüm

nefesinin gerek Yunus’un divanında bulunmaması, gerekse dilinin çok yeni olması nedeniyle Yunus’a ait olmadığı söylenmektedir.

Yunus’un Divanı bu yüzyılın başlarında, yani onun ölümünden altı yüzyıla yakın bir süre sonra sözlü kaynaklara dayanılarak düzenlenmiştir. Bu yüzden onun taklit edilmesi çok kolay şiirlerine başka şairlerin şiirleri karışmış olduğu gibi bazı şiirleri de Divan’da yer almamıştır. Bu şekilde düzenlenmiş bir Yunus Divanı’nda Hacı Bektaş Veli’nin adının geçmemiş olmasını ileri sürerek Yunus’un Hacı Bektaş Veli’yi tanımadığı sonucunu çıkarmak yanlış olur.

Abdülbâki Gölpınarlı, Yunus Emre - Hayatı, adlı eserinin önemli bir kısmını “Yunus Bektaşîdir” konusuna ayırmış, Yunus’un :

Kırkların birisine çalmışidim nişteri

Kırkından kan akıdıp ibret gösteren menem

Muhammed’i yarattı mahlûka şefkatinden

Hem Ali’yi yarattı müminlere fazlıdan

gibi beyitlerinin Bektaşî geleneklerine uygun düştüğünü,

Bir sualim var sana ey dervişler ecesi

Meşayih ne buyurur, yol haberi nicesi

ile başlayan ve

Dört kapudur kırk makam yüz altmış menzili var

Ana eren açılur vilâyet derecesi

ile devam eden beyitlerin çok önemli olduğunu, en eski yazmalarda da bulunan bu şiirde Yunus’un adetâ Hacı Bektaş Veli’nin Makalât’ını özetlediğini, başka bir şiirinde de

Ana eren dervişe iki cihan keşfolur

Anın sıfatın över ol Hocalar Hocası

diyerek Yunus’un Makalât’ı gördüğünü ve “Hocalar Hocası” sözünden de Hacı Bektaşı kastettiğini söylemiştir.

Abdülbaki Gölpınarlı’nın dışında Hacı Bektaş Veli’nin Makalât’ını yayınlayan Prof.Dr.Esad Coşan ile konunun uzmanı Prof.Dr.Iré ne Melikoff’un konumuzla ilgili sözlerini burada nakledelim:“Türk edebiyatının en büyük şairlerinden olan Yunus Emre’nin (ö.1320) şiirleri, Hacı Bektaş’ın düşünceleriyle aynı düşünceleri açıklar: O da Hacı Bektaş gibi dört kapıdan, kırk makamdan, ibadetten, yetmiş iki millete saygı gösterilmesinden, insanda bulunan şeytanî güçlerle ilahî güçlerin bitmeyen savaşından, iyi ve kötü huyların askerlerinden söz eder. Yunus’un Risaletü’l-Nushiyye adlı eserinde bazı ilâvelerin yapıldığını kabul eden kimseler, onun yukarıda bahsettiğimiz düşüncelerini açıklayan şiirlerinin Divan’ına sonradan girdiğini savunsalar da doğrudan doğruya veya dolaylı yollardan olsun, Hacı Bektaş ile Yunus arasında geçmişte kurulmuş olan samimî ilişkiler inkâr edilemez”.

“En eski kaynakların, özellikle Hacı Bektaş’ın Vilâyetnâmesinin tanıklığını kuşkuyla karşılamamız gerektiğini söyleyebiliriz. Gerek Yunus Emre ile Hacı Bektaş’ın ilişkilerinde, gerekse Hacı Bektaş ile Yunus’un manevî üstadı Tabduk Emre arasındaki ilişkilerde gerçekten de bu kişilerin aynı toplumsal ve manevî ortamdan oldukları söylenebilir”.

e) Hacı Bektaş Veli ve Yeniçeriler :

Hacı Bektaş Veli’nin Osmanoğullarının gelecekteki saltanatını müjdelediği, Osman Gazi’ye kılıç kuşattığı veya taç giydirdiği, Yeniçeri Ocağının kuruluşunda manevî bir pir, bir hami rolünü oynadığı hakkında çeşitli söylenceler bulunmaktadır. Ancak bugün artık onun o tarihlerde yaşamadığı kesin olarak bilinmektedir. Öyleyse Yeniçeriler neden Hacı Bektaş Veli’yi manevî seçmişlerdir? Hacı Bektaş Veli’ye mânen bağlı olan Abdal Musa, Abdal Murad, Geyikli Baba ve daha pek çok Rum Abdalları, mücahit Türkmen Babaları ve Ahiler, Osmanlı Devletinin ve Yeniçeri Ocağının kurulmasında büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. İlk Osmanlı padişahlarının takdir ve sevgilerini kazanmış olan bu kimseler, pirleri Hacı Bektaş Veli’nin adını yaşatmak istemişlerdir.

Bu şekilde Hacı Bektaş Veli’yi kendisine bir pir ve manevî koruyucu sayan Yeniçeriler, ocaklarına Ocak-ı Bektaşiyan, kendilerine ise, Taife-i Bektaşiyan, Güruh-i Bektaşiye, Zümre-i Bektaşiye, Ocak’taki derece ve terfi silsilesine de silsile-i tarik-i Bektaşiyan, Rical-i dudman-ı Bektaşiye gibi isimler vermişlerdir.

Yeniçeriler gülbengi (dua), gerçekte Bektaşî törenlerine ve onların terimlerine dayanmaktadır. Nitekim Yeniçerilerin bir ağızdan ve belirli yer ve zamanlarda terennüm ettikleri bu dua (gülbenk) şu sözleri ihtiva etmektedir:

Allah Allah illallah

Baş uryan, sine püryan, kılıç alkan

Bu meydanda nice başlar kesilir

Olmaz hiç duyan.

Eyvallah, eyvallah 

Kahrımız, kılıcımız, düşmana ziyan

Kulluğumuz padişaha ayan

Üçler, yediler, kırklar

Gülbeng-i Muhammedî, nur-ı Nebî

Kerem-i Ali 

Pirimiz, sultanımız Hacı Bektaş-ı Veli

Demine devranına hû diyelim hû...

Diğer yandan Yeniçeri Ocağının teşkilâtında da Bektaşî ileri gelenlerine yer ayrılmıştır. Ocağın 94. cemaat ortasında Hacı Bektaş babalarından biri Hacı Bektaş vekili olarak otururdu. Hacı Bektaş türbesindeki baba (Pirevindeki baba) vefat ettiği zaman yerine geçen yeni baba, İstanbul’a gelir. Ocaklı onu alıp alay ile Ağa Kapısına götürür ve tacını Yeniçeri Ağası giydirir, alay ile Bab-ı Ali’ye gider ve sadrazam tarafından kendisine ferace giydirilirdi. Bu yeni Bektaşî babasının Pir Evine avdetine kadar Ocaklı tarafından misafir edilmesi usuldendi.                                            


ÖZLÜ SÖZLERİ VE ŞİİRLERİ

 

KADINLARI OKUTUNUZ

MURADA ERMEK SABIR İLEDİR

HER NE ARARSAN KENDİNDE ARA

ARİFLER HEM ARIDIR HEM ARITICI

NEFSİNE AĞIR GELENİ KİMSEYE TATBİK ETME

İLİMDEN GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR

NEBİLER VELİLER İNSANLIĞA TANRININ HEDİYESİDİR

DÜŞMANINIZIN DAHİ İNSAN OLDUĞUNU UNUTMAYINIZ

DÜŞÜNCE KARANLIĞINA IŞIK TUTANLARA NE MUTLU

HİÇBİR MİLLETİ VE İNSANI AYIPLAMAYINIZ

İNSANIN CEMALİ SÖZÜNÜN GÜZELLİĞİDİR

ELİNE DİLİNE BELİNE SAHİP OL

ARAŞTIRMA AÇIK BİR SINAVDIR

İNCİNSEN DE İNCİTME

- Türk milleti cihana hakim olmak için yaratılmıştır.

-  İnsanoğlu için en kutsal ibadet çalışmak,doğruluk ve insan sevgisidir.                      

- Tanrı'nın yeri insanın ve kendini bilenin gönlüdür. Bu nedenle gönül mihrapların en ulusudur ki kuru duvara değil; fikren, aklen olgunlaşmış insana saygıda bulun, hürmet et, kendisi ile niyazlaş

- İnsanoğlu için en kutsal ibadet çalışmak, doğruluk ve insan sevgisidir.

- Oturduğun yeri pak et, kazandığın lokmayı hak et.

- Ulfet hem zehirdir, hem panzehirdir.

- Çalışmadan geçinenler bizden değildir.

- Mülk alimin şeytanıdır.

- Marifet, nefsi silmek değil, bilmektir.

- Alimin uykusu cahilin ibadetinden üstündür.

- Asalet, duruluk ve doğruluktur.

- Hak güneşten daha zahirdir.

- Asıl körlük nankörlüktür.

- En büyük keramet çalışmaktır.

- Alem Adem, Adem de Alem içindedir.

- Göze nur gönülden gelir.

- İslamın temeli ahlak, ahlakın özü bilgi, bilginin özü akıldır.

-Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.

- İki nesne en büyüktür: Bilgi ve yumuşaklık. Bilgi ile doğruya yol görünür, yumuşaklık ile insanlara katlanılır.

- Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan.

-  Doğruluk dost kapısıdır.

- Ellerin kâbesi var, benim Kâbem insandır.

- Kadınları okumayan milletler yükselemez.

 

 ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER:

Dostumuzla beraber yaralanır kanarız

Her nefeste aşk ile Yaradan'ı anarız

Erenler meydanına vahdet ile gir de gör

Kırk budaklı şamdanda, kırkımız bir yanarız.

 

Malım, mülküm, servetim, hepsi evde kaldı

Oğlum, kızım, akrabam, geçtiğim yolda kaldı

Dostlarımdan birisi, benden hiç ayrılmadı

Allah için yaptığım iyilikler bende kaldı

 

İlim, irfan mürşittir karanlıkları koğar

İnsanları cehalet, gaflet bunaltıp boğar

Gönüllerde parlayan, o saadet güneşi

Şark ile garp'den değil, gerçek inançtan doğar.

 

Eğer hakka talipsen, her an O'na doğru ak

Kainat kitabına, irfan gözü ile bak

Yolumuzun esası, çalışmaya bağlıdır

Ayağa kalkacaksan, bari hizmet için kalk

 

Adem'de değil mi sohbet mesani

Adem'de değil mi Ayet-el Kürsi

Sen seni bilirsen yüzün Hüda'dır

Bilmez isen Hak senden cüdadır

***

Haktan emrolundu geldim cihana

Gözüm açtım mail oldum ol burca

Kâmil oldum, hak kelamın okudum

Elif kaddim,dal yazıldı ol burca

 

Konaktan bezirgan çıkagörünce

Ne gündüzüm gündüz, ne gecem gece

Bir burç vardır cümle burçlardan yüce

Muhammad Mirac'a çıkar ol burca

 

Anlımıza yazılıptır yazılar

Mürid olan mürşidini arzular

Yeryüzünde yer kalmadı gaziler

Ar yüzünden bir yol gider ol burca

 

Gökte uçan Cebrail'dir biridir

Bir gül vardır Muhammed'in nurudur

Bir kapusu Şah-ı Merdan Ali'dir

Elvan elvan nurları yağar ol burca

 

Hacı Bektaş Veli arayıp bulmuşam

Erenler deminden bir pay almışam

Bir hakikat deryasına dalmışam

Her gönülden bir yol  gider ol burca

 

Erkek dişi sorulmaz muabbetin dilinde

Hakk'ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok

Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde

 

Sevgi muabbeti kaynar yanan ocağımızda

Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda

Hırslar, kinler yok olur aşkla meydanımızda

Arslanlar, ceylanlar dosttur kucağımızda

 

Dostumuzla beraber yanar kanarız

Her nefeste aşk ile yaradanı anarız

Erenler meydanına vahdet ile girde gör

Kırk budaklı şamdanda kırkımız bir yanarız.

***

Devrişlik, hırkada, taç'da değildir

Hararet nardadır,saç'da değildir

Her ne arar isen insanda ara

Kudüs'te, Mekke'de, Hac'da değildir

 

Sakın bir kimsenin gönlünü yıkma

Gerçek erenlerin, sözünden çıkma

Eğer insan isen ölmezsin korkma

Aşığı kurt yemez uc'da değildir.

 

  Bu sayfa 06.11.2007 22:05:26 Tarihinde Güncelleştirilmiştir